Category: Ünlü Ressamlar ve Resimleri



Salvador Dali

Salvador Dalí 11 Mayıs 1904’de Figueras’ın (İspanya’nın Kuzeyinde Pirienelere yakın bir kasaba) bir köyünde doğdu. 6 yaşındayken menenjitten ölen erkek kardeşinden 3 sene sonra dünyaya gelmişti. 1973 de şöyle yazacaktı: ‘Doğar doğmaz tapınılan bir ölünün ayak izlerinden yürümeye başladım. Beni severken hala onu seviyorlardı aslında. Belki de benden çok onu.. Babamın sevgisinin bu sınırları yaşamımın ilk günlerinde itibaren çok büyük bir yara oldu benim için.’ Ona koydukları isim; ölmüş kardeşinin ismiyle aynıydı: Salvador. Ressam bu kardeşine ikiz kadar benziyordu. Anne babasının yatak odasında Velazquez’in Çarmıhta İsa resmiyle birlikte asılı olan kardeşinin resminin yaşayan bir aynasıydı. Böylece Salvador Dalí bir küçük despota dönüştü. Ailesinin dikkatini çekmek için yaptığı histeri krizleri, teatral hareketler alışılagelmiş şeylerdi. Uzun süre, onu fetheden kızkardeşi Ana Maria’nın doğumu bile onu düzeltmeye yetmedi. Aksine zaman geçtikçe farklılığını ifade etme isteği daha dayanılmaz hale geliyordu. Hasta çocuk; 10 yaşında yaptığı ilk self-portresinin ismiydi. Bir süre sonra ilk resim kursuna başladı. Öğretmeni Juan Núñez iyi bir ressamdı; ondan karakalem çalışmayı öğrendi. Daha sonra Catalan (İspanyanın Kuzey doğusunda yaşayan Catalanca adında farklı bir dil konuşan insanlara verilen isim) empresyonist ve realistlerini tanıdı. Daha sonra Kübizm ve Juan Gris’i keşfetti. 20’li yılların başında Madrid San Fernando Akademisine başladı. Ancak anarşist hareketleri nedeniyle okuldan atıldı ve bir süre Girona’da tutuklu kaldı. (1923) Daha sonra tekrar okula kabul edilse bile 1926’da tamamen atıldı. Bunu takip eden yıl Paris’te Picasso’yla tanıştı. 10 yıl sonra Londra’da Stefan Zweig onu Sigmund Freud’a tanıttı. 1923’te Madrid’de Luis Buñuel ve García Lorca ile tanıştı. Dalí böylece değişti. Görünümüyle de. Başlangıçta ki uzun saçları; ağzından hiç düşmeyen piposu daha sonra kısacık biryantinli saçlı spor kıyafetli asık suratlı birine dönüştü. Günlük yaşamı; entelektüel bir söylemin ve lüks bir yaşamın çevresinde dönüyordu. Buñuel’le ‘Bir Endülüs Köpeği’ filmini sahneye konmasına yardımcı oldu. Ama. Buñuel.’i dinsizlikle suçlayarak ikinci bir filmden uzak durdu. Buna karşın García Lorca’yla çok yakın bir arkadaşlığı oldu. 1925-36 yılları arasında uyumlu bir dostlukları oldu. Kadınlar pek ilgisini çekmiyordu. Onlar “sadece erotik fantezileri için gerekli”ydiler. Dali’nin fikrini değiştiren olay 1926’da Gala’yla tanışmasıyla gerçekleşti. Gala; bir Rus avukatın kızı ve sürrealist şair Paul Eduard’ın eşiydi. Onu ilk defa Cadaquez’de Akdeniz’in Catalan kıyısında Hotel Miramar’ın karşı terasında gördüğünde eşiyle beraberdi. Ertesi gün saat 11’de plajda buluşmak üzere sözleştiler. Dali bu olayı tamamen sembolik bir biçimde hazırlamaya karar verdi. Soyundu. Elbiselerini, göğüs uçlarını, kıllarını, göbek deliğini ve esmerleşen tenini gösterecek şekilde kesti, katladı. Boynuna inci bir kolye, kulağına bir kırmızı bir sardunya taktı. Traş olurken yaralanmasından esinlenerek kendi kanını süründü. Bunu balık kuyruğu, keçi gübresi ve yağla karıştırdı. Ama pencereden Gala’yı, özellikle de çıplak bronzlaşmış sırtını görünce, bu ölümcül ritüele son vererek üzerindeki partallığı ve bu vebalı tutkuyu soyunmaya karar verdi. Birkaç ay sonra tamamen aşık olarak birlikte yaşamaya başlayacaklardı. Ve o andan itibaren Gala; Dali için bir aşık, bir arkadaş, esin perisi ve model (ilk defa profilden Gran Mastrubador’da gözükür), danışman ve herşeyin ilersinde varlığının yöneticisi olacaktır. Port Lligat’de hayatlarının evlerini kurdular. İlk önce İspanya İç Savaşı’ndan daha sonra Dünya Savaşından kaçmak için tüm dünyayı gezdiler. Dali şöyle açıklar düşüncesini: ‘Her zaman anarşist ve aynı zamanda da monarşisttim. Her zaman burjuvaziye karşıydım ve hala da öyleyim. Gerçek kültürel devrim monarşist prensiplerin restoresiyle mümkündür.’ Ama 1934’te beş yıllık aktif bir işbirliğinden sonra artık eski sürrealist arkadaşlarından ayrılmış ve küçük burjuvaya dönüşmekle suçlanır olmuştu. Çünkü politikadan kaçıyordu: ‘Beni ne marksizm bir parça bile ilgilendirmiyordu. Politika bir kansere benziyordu.’ Newyork’a yerleşti, ama arada sırada geri dönüyordu. Örneğin faşistler arkadaşı Garcia Lorca’yı öldürdükten ya da Nazilerin istilasından sonra. Mamafi, Kuzey Amerikalılar tarafından aranılan, sevilen, iyi ücret ödenen biriydi. 1966’da Newyork modern sanatlar müzesinde 1966’de ona bir retrospektif adadılar. Beuborg’daki bir diğer sergi için 1979’a kadar beklemesi gerekti. 3 sene sonra 1982’de Gala öldü. O zamandan sonra nerdeyse resim yapmayı bıraktı. Dali , Gala’nın mezarının olduğu Pubol’e yerleşti ve son eserlerini verdi. Bütün akımları tanıyıp; olası bütün etkilerden geçtikten; tüm çılgınlığıyla o devasa eseri ‘Babil Kulesi’ni oluşturduktan sonra; Salvador Dali sanatı boyunca uzayıp giden bir ipi farketti. Bu ip görünmez bir şekilde daha Breton’la bile değilken gerçekleştirdiği ilk sürrealist eseriyle, gerçek anlamdaki sürrealist eserlerini birbirine bağlıyordu. Freud’un içten ve ve fanatik olarak tanımladığı, Dali’nin gözleri; hep büyüleyici bir dünyayı keşfediyordu. Dali hiçbir zaman taptığı esin perisi Gala’dan ayrılmadı, eve kendine duyduğu ihtiyaçtan daha fazla bir ihtiyaçla ona bağlıydı. Pubol Şatosundaki yangından kurtulduktan sonra; 23 Şubat 1989’da Figueras hastanesinde, 84 yaşında öldü. Cesedi ilaçlandı; ve Figueras’daki müzesine hakim olan dev kubbenin altına gömüldü.

http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?kim=salvadordali

Belleğin Azmi, 1931

Galatea of the Spheres, 1952

The Disintegration of Persistence of Memory, 1952-54


 

Gentile Bellini  ( 1430 Venedik – 1507 Venedik )

İtalyan ressam.

Erken Rönesans Dönemi fresk sanatçısıdır. Venedik’in en tanınmış sanatçı ailelerinden biri olan Bellini ailesinden Jacopo Bellini’nin oğludur. Venedik resim sanatının temel karakterinin oluşmasında çok önemli bir yeri olan Bellini ailesi, çalışmalarına, rakip Vivarini ailesinden etkiler de yansıtmıştır. Böylece iki aile, Venedik resmini 15. yüzyilin ikinci yarısına kadar en üst seviyeye taşımışlardır.
Gentile’nin resim kompozisyonlarında figürün merkezi bir önemi vardır. 15. yüzyilin ikinci yarısına ait on kadar münferit çalışması bulunan Gentile, bol figürlü dinsel sahnelerin yanısıra portre de çalışmıştır. Resimlerinde, Rönesans resminin en önemli özelliklerinden biri olan öykülemeye dayalı betimlemeyi, başarılı bir biçimde uygulamıştır.

Fatih Sultan Mehmet’in Bellini tarafından yapılmış portresi

http://www.istanbulsanatevi.com/sanat/ressam/ressam2.php?action=sd&lang=tur&ressam=750


Leonardo da Vinci / Mona Lisa
Mona Lisa adlı resim; ( İtalyanca, İspanyolca: La Gioconda; Fransızca: La Joconde), ünlü söylenişiyle Mona Lisa, İtalyan Rönesans sanatçısı Leonardo da Vinci’nin eseridir.
Tablodaki kadın, yüzündeki “gizemli gülümseme” ile sanat tarihinin bir parçası haline gelmiştir.
Leonardo, ”Mona Lisa” tablosu için çalışmalarına 1503 yılında başladı ve eseri tamamlaması üç – dört yıl sürdü. Eser şu anda Fransa’daki Paris- Louvre Müzesi’nde sergilenmektedir.

http://dengok.forumakers.com/t50-taryhteky-unlu-ressamlar-ve-unlu-tablolari

Leonardo da Vinci

Leonardo da Vinci Hayatı ve Buluşları, Leonardo da Vinci Kimdir? Leonardo da Vinci’nin Eserleri ve buluşları Nelerdir?

1452- 1519 yılları arasında yaşamış eşsiz ressam ve filozof, yaşadığı dönemin en büyük mucit ve deneyci bilimadamıdır. Leonardo da Vinci Rönesans’ın simgesidir.

” Mona Lisa” ve ” Son Yemek” tablolarının yaratıcısı Leonardo’nun sanat dünyasındaki yüce konumu hemen herkesçe bilinen bir gerçek. Ama bilimadamlığı kimliği için aynı şey söylenemez. Bir kez, yüzyılımıza gelinceye dek bu kimlik sanatçı kişiliğinin gölgesinde ya gözden kaçmış, ya da, önemsenmediği için unutulmuştur. Sonra, bu unutulmuşlukta Leonardo’nun kendi sıra dışı tutumunun da payı vardır.

Bilimsel çalışmalarını yayımlamaktan özenle kaçındığı gibi, tuttuğu notları düpedüz okumaya elvermeyen kendine özgü bir yöntemle kaleme almıştı (400 yıl mahzende kalan, çizimleriyle birlikte yaklaşık 5000 sayfa tutan bu notlar sağdan sola doğru yazıldığı için ancak aynada yansıtılarak okunabilmiştir).

Leonardo, yaşam boyu biriken gözlemsel bulgularını; botanik, jeoloji, coğrafya, anatomi ve fizyoloji alanlarındaki inceleme sonuçlarını; mimarlık, şehir planlama, su ve kanalizasyon projelerini; savaş teknolojisine ilişkin buluş ve icatlarım bu notlarda saklı tutmuştu. Notların yüzyılımızın başında gün ışığına çıkarılmasıyla dev sanatçının aynı zamanda, ilgi alanı son derece geniş büyük bir bilimadamı olduğu kesinlik kazanır. Notlar sonraki yüzyıllarda ortaya çıkan bilimsel buluş ve atılımların pek çoğunun ipuçlarını içermekteydi.

Leonardo mesleğinde cerbezeliğiyle tanınan hukukçu bir baba ile köylü bir hizmetçi kızın evlilik dışı çocuğu olarak dünyaya gelmişti. Doğar doğmaz dede evine uzaklaştırılan bebek anasını hiç görmemenin acısıyla büyür. Babasının ilk yıllardan başlayarak eğitimiyle yakından ilgilenmesi çocuk için belki de tek teselli kaynağı olur. Okul yıllarında en çok matematik problemlerini çözmede gösterdiği üstün yetenekle dikkatleri çeken çocuk, bir yandan da yaptığı güzel resimlerle çevresinden hayranlık topluyordu.

Onaltı yaşına geldiğinde dönemin tanınmış artisti Andrea del Verrochio’nun yanma çırak olarak girer. Ustasının gözetiminde coşkuyla işe koyulan delikanlı çok geçmeden ağaç, mermer, kil ve metal işlemede büyük beceri kazanır. Olağanüstü yeteneklerini gören usta çırağının Latin ve Grek klasikleriyle felsefe, matematik ve anatomi üzerinde öğrenimini sürdürmesine yardımcı olur. Öyle çok boyutlu bir öğrenim, Verrochio’ya göre, gerçek bir sanatçı için vazgeçilmez bir gereksinimdi.

Çıraklık dönemini yirmialtı yaşında noktalayan Leonardo başvurusu üzerine Artistler Loncası’na kabul edilir. Artık, kendi yönünü çizme, geleceğini kurma özgürlüğüne kavuşmuş demekti. Büyüleyici resim ve yontularının yanı sıra ortaya koyduğu mühendislik projeleriyle Dük’lerin ilgisini kazanan genç adam, yaşamını sırasıyla Floransa, Milano, Roma saraylarında sürdürme olanağı bulur; son üç yılını ise Fransa’da Kral Francois I’in koruyuculuğunda geçirir.

Leonardo çok yönlü etkinlikler içinde sürekli uğraş veren bir kişiydi, ancak yeterince dirençli değildi. Çoğu kez, coşkuyla üstlendiği bir çalışmayı bitirmeden, daha çekici bulduğu başka bir işe yönelir, yeni serüvenler arkasında koşardı. Asıl tutkusu sanattı kuşkusuz. Sanat dışı çalışmalarında özellikle esemenli ve dağınıktı. Projelerinin pek çoğu kağıt üzerinde kalmış, ya da, tam sonuçlandırılmadan bir kenara itilmişti.

Projeleri arasında çok önemsediği, deneysel olarak gerçekleştirmeye çalıştığı uçak, helikopter, paraşüt türünden araçlar, çeşitli silah modelleri vardı. Anatomi konusundaki incelemeleri hiç kuşkusuz dönemin en değerli bilimsel çalışması diye nitelenebilir. Hayvan ve insan cesetleri üzerindeki teşrih çalışmaları, sayısı 750′yi bulan ayrıntılı çizimleri ona anatomi tarihinde üstün bir yer sağlamıştır.

Fizyolojinin gelişmesine yaptığı katkıları arasında en başta kanın işlev ve devinimine ilişkin çalışması gelir. Kalbin kaslarını ayrıntılarıyla incelediği özellikle kapakçıkların işlevini iyi kavradığı çizimlerinden anlaşılmaktadır. Kanın tüm organizmaya yayılarak doku ve organları nasıl beslediğini, çökeltileri nasıl temizlediğini açıklamaya çalışır. Organizmadaki kan devinimini suyun doğadaki devinimine benzetir: Bulutlardan yağışla inen su deniz ve göllerde toplanır, sonra buharlaşarak yeniden bulutları oluşturur. Bu benzetişte, Harvey’in 100 yıl sonra olgusal olarak doğruladığı “kan dolaşımı” hipotezini bulabiliriz.

Astronomiye gelince, Leonardo’nun bu alanda Kopernik’i öncelediği söylenebilir. Kilisenin o sıra gösterdiği hoş görüden de yararlanarak, yerkürenin güneş çevresinde bir gezegen olduğunu ileri sürebilmişti. Oysa yerleşik öğretiye göre dünyamız evrenin merkezinde sabitti. Göksel nesneler ise kutsal nitelikleriyle apayrı bir ortamda devinmekteydiler.

Leonardo’nun fizikte, özellikle mekanik dalında, ulaştığı bazı sonuçlarla Galileo ile Newton’u da öncelediği bilinmektedir. “Canlılar dışında algıladığımız hiç bir nesne kendiliğinden devinime geçmez,” diyen Leonardo, “her nesnenin devindiği yönde ağırlığı olduğunu, serbest düşen bir cismin düşmede geçen zamanla orantılı olarak ivme kazandığını” ileri sürmekle de kalmaz; daha ileri giderek, egemen Aristoteles öğrentisinin tam tersine, kuvveti devinimin değil, hız veya yön değiştirmenin nedeni olarak gösterir. Bu savın daha sonra mekaniğin devinim yasalarından biri olarak dile getirildiğini biliyoruz.

Aristoteles’in öğretilerine uzak duran Leonardo’nun Arşimet’e çok yakın ilgi göstermesi ilginçtir. Arşimet’in yapıtları o sıra henüz basılmamıştı. Ellerde dolaşan bir kaç el yazması kopya da, okunur gibi değildi. Bu kaynakları çok önemseyen Leonardo’nun okunaklı iyi nüsha elde etmek için başvurmadığı kimse, çalmadığı kapı kalmaz. Amacı: klasik çağın öncü bilimadamının kaldıraç ve hidrostatik konularındaki buluşlarını bilim dünyasına tanıtmak, “Arşimet” adını layık olduğu yere yükseltmekti.

Su ve havada dalgasal devinim, ses oluşumu vb. olgularla da ilgilenen Leonardo, ışığın da dalgasal nitelikte devinme olasılığından söz etmişti. Onun ilginç bir gözlemi de, yarım ay’ın karanlık bölümünün belirsiz de olsa görünmesine ilişkindir. “Eski ay, yeni ay’ın kucağında” diye betimlediği bu olayı, dünyamızın yansıttığı ışıkla açıklar.

Leonardo’ya jeolojinin öncüsü gözüyle de bakılabilir. Dağ yamaçlarında topladığı fosillerin bir bölümünün deniz yaratıklarına ait olduğunu söyler; yerküre kabuğunun zamanla değişikliklere uğradığı, yeni tepe ve vadilerin oluştuğu gibi noktalara değinir. Üstelik bu tür oluşumların salt doğal nedenlere bağlı olduğunu vurgulamaktan da geri kalmaz.

Simya, astroloji ve büyü türünden uygalamaları aldatmaca bulduğunu açıkça söyleyen Leonardo, doğayı neden-sonuç ilişkisi içinde düzenli, nesnel bir gerçeklik olarak algılıyordu. Dinsel inançlara saygılıydı, ama onun için bilim teolojik baskıdan uzak, özgür bir arayış olduğu ölçüde amacına ulaşabilirdi. Leonardo’nun bilimsel yöntem anlayışı neredeyse çağdaş anlayışla eşdeğer düzeydedir. Bu anlayışta “olgusal veri – açıklayıcı kuram etkileşimi” temel öğedir.

Leonardo’nun sezgisel de olsa bunun ayırdında olması oldukça şaşırtıcı; çünkü, bu noktanın açıklık kazanması çağımız bilim felsefesini beklemiştir. Leonardo bilimde deney gibi matematiğin de önemini kavrayan bir düşünürdü. Ona göre insanoğlu sürgit kesinlik arayışı içinde olmuştur. Ancak, kesinlik görecelidir; olduğu kadarıyla, doğal bilimlerde değil, soyut zihinsel kavramlarla sınırlı kalan matematikte bulunabilirdi. İşe gözlemle başlayan bilimadamı ise, ulaştığı açıklamaları gözlem ya da deneye başvurarak doğrulamakla yetinmeliydi.

Vurguladığı bir nokta da, teori ile uygulamanın elele gitmesi gereğiydi: Uygulamaya elvermeyen teoriyi anlamsız, teoriye dayanmayan uygulamayı kısır sayıyordu. Doğaya tüm saplantılardan arınmış bir kafayla, bir çocuğun her şeyi kucaklayan açık yüreğiyle yaklaşmayı öğütlüyordu.

Onun gözünde sanat, felsefe ve bilim kültürün bütünlüğünde birleşen, etkileşim içinde gelişen çalışmalardı. Sanatı salt yaratıcı imgelemin, felsefeyi soyut düşüncenin, bilimi deneyin ürünü sayıp birbirinden ayrı tutmak yanlıştı. Leonardo değişik ölçülerde de olsa hepsinde yaratıcı imgelemin, soyut düşüncenin ve olgusal deneyimin payı var demekteydi.

Tüm ilgi alanlarında evrensel bir deha, yetkin bir örnek sergileyen Leonardo, son günlerinde, zengin yaşam öyküsünü basit bir tümcede dile getirmişti: “Nasıl yaşamam gerektiğini anlamaya başladığımda, nasıl ölmekte olduğumu gördüm. ”

Öldüğünde 67 yaşındaydı, ama bedensel olarak tükenmişti. Güçlü bir beynin amansız sürükleyişi içinde, durmadan bulmak ve yaratmak savaşımı veren bu insanın yaşamı acı dolu güzelliğiyle gerçek bir dramdı.

http://www.teknik-bilim.com/leonardo-da-vinci-hayati-ve-buluslari-leonardo-da-vinci-kimdir/

Pablo Picasso-II


PABLO PİCASSO-II

SANATÇININ BAŞARIYA GEREKSİNİMİ VARDIR. YALNIZCA YAŞAMINI SÜRDÜREBİLMESİ İÇİN DEĞİL, YARATABİLMESİ İÇİN DE. ZENGİN BİR RESSAMIN BİLE BAŞARIYA GEREKSİNİMİ VARDIR. SANATTAN PEK AZ KİŞİ ANLAR. RESİM DUYGUSU İSE ÖYLE HERKESE VERİLMEMİŞTİR. BEN TOY BİR RESSAMKEN KAZANDIĞIM BAŞARI, BENİM İÇİN KORUYUCU BİR DUVAR OLMUŞTUR. MAVİ VE PEMBE DÖNEMLERİM, ARDINDA KENDİMİ GÜVENDE DUYDUĞUM BİRER PARAVANDI…

PICASSO’NUN KLASİK ÖĞELERDEN YARARLANIŞI ARTIK DORUĞA ULAŞMIŞTIR. GELENEKLERİN NASIL UYGULAMAYA KONULABİLECEĞİNİ GÖSTERMİŞTİR. SIRA GELENEKLERİN SORGULANMASINA GELMİŞTİR.

KUBİZM ARACILIĞIYLA PICASSO, GENELEKLERLE İLGİLİ KUŞKULARINI, GÜVENSİZLİĞİNİ DİLE GETİRMEKLE KALMADI, RESİMDE BİR DEVRİM YARATTI.

 

KÜBİZM, BAŞKA SANAT AKIMLARINDAN DEĞİŞİK DEĞİL. HEPSİ İÇİN AYNI İLKELER, AYNI ÖĞELER GEÇERLİDİR. KÜBİZMİN UZUN SÜRE ANLAŞILMAMIŞ OLMASI VE BUGÜN BİLE BU RESİMLERDE HİÇBİR ŞEY GÖREMEYEN İNSANLAR OLDUĞU GERÇEĞİNİN HİÇBİR ANLAMI YOK. BEN İNGİLİZCE BİLMEM, İNGİLİZCE BİR KİTAP BENİM İÇİN BOŞ DEFTERDEN BAŞKA BİRŞEY DEĞİLDİR; AMA BU, İNGİLİZ DİLİNİN VAR OLMADIĞI ANLAMINA GELMEZ. HAKKINDA EN UFAK BİLGİM OLMAYAN BİR KONUYU ANLAMADIĞIM İÇİN, NEDEN KENDİMİ DEĞİL DE BAŞKALARINI SUÇLAYAYIM?

 

1912 YILINDA ÇEŞİTLİ MALZEMELER KULLANARAK İLK HEYKELİNİ YAPTI.

BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI 1914 YILINDA BAŞLADI.

1918’DE OLGA KHOKHLOVA İLE EVLENDİ.

OĞLU PAULO 1921 YILINDA DOĞDU

1933’TE İSPANYA CUMHURİYET OLDU.

 

 

26 NİSAN 1937’DE ALMANLAR GUERNICA’YI BOMBALADI.
İSPANYOL CUMHURİYETÇİ KÖŞKÜ İÇİN 3,5 METRE YÜKSEKLİĞİNDE VE 7.5 METRE UZUNLUĞUNDA GUERNICA ADLI DUVAR RESMİNİ YAPTI.

1927 YILINDA MARIE-THERESE WALTER İLE TANIŞTI. KIZI MAYA 1935 YILINDA DOĞDU.

1939-1945 YILLARI ARASINDA İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI OLDU.

1943’TE FRANÇOİSE GILOT İLE TANIŞTI. 1947 YILINDA OĞLU CLAUDE, 1949 YILINDA KIZI PALOMA DOĞDU.

1961 YILINDA JACQUELINE ROQUE İLE EVLENDİ.

 

 

HERŞEYLE NASIL İLGİLENİYORSAM RESİMLE DE ÖYLE İLGİLENİRİM; PENCEREDEN NASIL BAKIYORSAM PENCERE RESMİNİ DE ÖYLE YAPARIM. EĞER AÇIK BİR PENCERE RESİMDE KÖTÜ GÖRÜNÜYORSA, KAPATIP PERDELERİNİ ÖRTERİM, TIPKI ODAMDA YAPTIĞIM GİBİ. RESİMDE, YAŞAMDA OLDUĞU GİBİ DOSDOĞRU DAVRANMALISIN. ELBETTE Kİ RESMİN BELLİ KURALLARI VAR, ONLARI DA GÖZ ARDI ETMEMEK GEREK. DOĞRUSU, ONLARI ZATEN GÖZ ARDI EDEMEZSİN. SÖZÜN KISASI, GERÇEK YAŞAMI GÖZDEN KAÇIRMAMAK GEREK.

 

BİR TABLOSU YAŞAYAN BİR RESSAMIN ESERİNE ÖDENEN EN YÜKSEK FİYATTAN 1967 YILINDA SATILDI.

1971’DE 90. DOĞUMGÜNÜNÜ KUTLADI.

8 NİSAN 1973’TE MOUGINS’TE ÖLDÜ. 10 NİSAN’DA ŞATOSUNUN BAHÇESİNE GÖMÜLDÜ.

1981’DE OTOPORTRESİ 5,5 MİLYON DOLARA SATILARAK BÜTÜN REKORLARI KIRDI.

1985’TE PARİS’TEKİ HOTEL SALE’DE 203 TABLO, 191 HEYKEL, 85 SERAMİK, 3000 Nİ AŞKIN ÇİZİM VE GRAFİĞİN SERGİLENDİĞİ PICASSO MÜZESİ AÇILDI.

GURURLA SÖYLEYEBİLİRİM. RESMİ HİÇBİR ZAMAN BİR EĞLENCE, BİR BOŞ ZAMAN GEÇİRME ARACI OLARAK GÖRMEDİM. KALEMİM VE FIRÇAM BENİM SİLAHLARIM OLDUĞUNA GÖRE BUNLARI, DÜNYAYA VE İNSANLARA İLİŞKİN BİLGİLERİ GİTGİDE DAHA DERİNDEN KAVRAMAK VE BU BİLGİNİN BİZLERİ HER GÜN DAHA DA ÇOK ÖZGÜRLEŞTİRMESİ AMACIYLA KULLANMAK İSTEDİM… EVET, SANATIMI KULLANARAK GERÇEK DEVRİMCİLER GİBİ SAVAŞTIĞIMIN BİLİNCİNDEYiM…

http://www.forumalternatif.net/showthread.php?p=75150


 
PABLO PİCASSO
I
HERKES RESMİ ANLAMAYA ÇALIŞIYOR. NEDEN BİR KUŞUN CIVILTISINI ANLAMAYA ÇALIŞMAYIZ? NEDEN GECEYİ, ÇİÇEKLERİ, ÇEVREMİZDEKİ HER ŞEYİ, ONLARI ANLAMAYA ÇALIŞMADAN SEVERİZ? NEDENSE, KONU RESİM OLUNCA, İNSANLAR ONU ANLAMALARI GEREKTİĞİNİ DÜŞÜNÜYOR. HERŞEYDEN ÖNCE, SANATÇININ ZORUNLULUKTAN YARATTIĞINI, KENDİ BAŞINA DÜNYANIN ÖNEMSİZ BİR PARÇASINDAN BAŞKA BİRŞEY OLMADIĞINI VE ONA DA DÜNYADA BİZE ZEVK VEREN, AMA ANLAMLANDIRMAYA ÇALIŞMADIĞIMIZ ÖTEKİ BİR SÜRÜ ŞEYDEN BİRİ GİBİ BAKILMASI GEREKTİĞİNİ, AH BİR ANLASALAR… AMA ANLATAMIYORUZ. RESMİ ANLATMAYA ÇALIŞANLAR, GENELLİKLE YANLIŞ AĞACA HAVLIYOR15 EKİM 1881’DE İSPANYA’NIN MALAGA KENTİNDE DOĞDU.PICASSO DOĞUŞTAN RESSAMDI. KONUŞMAYA BAŞLAMADAN ÖNCE RESİM YAPTIĞI VE KONUŞTUĞUNDA İLK SÖZCÜĞÜNÜN “KALEM” OLDUĞU ANLATILIR.BABASI, DON JOSE, OĞLUNA 7 YAŞINDAN İTİBAREN RESİM DERSLERİ VERMEYE BAŞLADI.13 YAŞINDA BABASININ DERS VERDİĞİ GÜZEL SANATLAR AKADEMİSİNE BAŞLADI.

14 YAŞINDAYKEN “ÇIPLAK AYAKLI KIZ” ADLI TABLOSUNU YAPTI.

1896 YILINDA ANNESİNİN VE KENDİSİNİN PORTRESİNİ YAPMIŞTIR1897 YILINDA MALAGA KENTİ’NDE YAPILAN RESİM YARIŞMASINDA
“BİLİM VE HAYIRSEVERLİK” ADLI TABLOSUYLA ALTIN MADALYA KAZANMIŞTIR
  
 
 
PICASSO ÖNCE MADRİD SONRA BARSELONA AKADEMİLERİNE
DEVAM ETTİ.1900 YILINDA YENİ RESİM AKIMLARINI GÖRMEK İÇİN PARIS’E GİTTİ.1901 YILINDA ARKADAŞI CASAGEMAS VEFAT ETTİ. “MAVİ DÖNEM” BAŞLADI.ARKADAŞININ ÖLÜMÜYLE, RESİMLERİ ARACILIĞIYLA, YÜZLEŞMEYE ÇALIŞMIŞTI. RESMİ, DÜNYAYI ANLAMAK, DÜNYA İLE YÜZLEŞMEK, DÜNYAYI İÇİNE SİNDİRMEK İÇİN BİR ARAÇ GİBİ GÖRÜYORDU.
PICASSO BU DÖNEMDE MAVİ RENGİN DUYDUĞU ÜZÜNTÜYÜ, KEDERİ YANSITMAK İÇİN ÇOK UYGUN BULMUŞTU. YALNIZLIK, SEVGİSİZLİK, UMUTSUZLUK VE YOKSULLUK KONULARINI İÇERİR.
  
 
“KARGA SEVEN KADIN” MAVİ’DEN PEMBE’YE GEÇİŞ DÖNEMİNE ÖRNEKTİR.1904’TE PEMBE DÖNEM BAŞLADI.1904-1905 ARASI “GÜL DÖNEMİ” YADA “SİRK DÖNEMİ” OLARAK BİLİNİR.
  
 
  
 

Osman Hamdi Bey’ in Hayatı

Sonay ERDAL

Osman Hamdi Bey’in Hayatı

30 Aralık 1842 de İstanbul’da doğar. Osman Hamdi Bey, İlk öğreniminden sonra 1856’da Mekteb-i  Maarif-i Adliye’de öğrenime devam eder. Osman Hamdi Bey’in babası Edhem Paşa kendisi gibi oğullarının da Batı’da eğitim görmesini çok arzu etmiş ve bunu sağlamak için de elinden geleni yapmıştır. Bu nedenle 1857 yılında Osman Hamdi Bey’i hukuk öğrenimi için Paris’e göndermiştir.

Bir süre burada hukuk öğrenimi gördükten sonra resme olan tutkusu daha ağır basarak sonunda resmi tercih ederek Güzel Sanatlar Okulu’na devam etmiştir. Osman Hamdi Bey’in hocaları zamanın ünlü ressamları olan  Gerome (1824-1904) ve Boulanger (1824-1888) dir. Osman Hamdi bu iki ressamdan etkilenmiş ve dönemin  iyi eğitim görmüş ressamlarından biri olmuştur. Onun paris’te eğitimi sırasında 1862 yılında Şeker Ahmet Paşa (1841-1907) ve Süleyman Seyyid (1842-1913)  Paris’e resim eğitimi için gelmişlerdir. Osman Hamdi Bey Paris’te oniki yıl kalmıştır. Osman Hamdi Bey paris’te Marie adlı bir kızla evlenir Türkiye’ye döndükten 4-5 yıl sonra ayrılır ve bu evlilikten Fatma ve Hayriye isimli iki kızları olur.

1869 tarihinde Osman Hamdi İstanbul’a döner. Mithat Paşa’nın Bağdat Valiliğine atanması ile O da Bağdat vilayeti Umur-u Ecnebiye Müdürlüğüne (Yabancı İşleri Müdürlüğü) getirilir. Bağdat’tan çeşitli görüntülerin yer aldığı tablolar ve karakalem desen çalışmalarını bu dönemde yapmıştır.

1871 yılında İstanbul’a dönen Osman Hamdi Bey  sarayda yabancı elçilerinin protokol işleriyle görevlendirilmiştir. Bu görevde başarısından dolayı bizzat Abdülaziz tarafından 1873 yılında Viyana’da açılan Uluslar arası Sergiye komiser olarak atanmıştır. Bu görevde en büyük destekçisi babası olmuştur.
Osman Hamdi Bey Viyana’da bulunduğu sırada yine bir Fransız ve adı da Marie  olan ikinci eşi ile tanışır. İstanbul’a döndükten sonra birinci eşinden ayrılır Naile adını verdiği bu Fransız kızla evlenir. Bu evlilikten üçü kız biri erkek dört çocuğu olur.  ( melek, Leyla, Nazlı, Edhem)

Mart 1875 yılında Afiri Paşa’nın yanında Hariciye Umur-u Ecnebiye Katibi (Dışişleri Bakanlığı protokol Müdür Muavini) olur. 1876 yılında Abdülaziz tahtan indirilince bu görevden alınarak Matbuat-ı Ecnebiye atanır. 1877 yılında Beyoğlu Altıncı Daire Belediye Müdürü olur. 1878 yılından sonra artık resme daha fazla zaman ayırma düşüncesiyle devlet memurluğundan ayrılır.

Osman Hamdi Bey 1881 yılında Müze-i Humayun’a  müdür tayin edilir ve Türk müzeciliğinde yeni ve verimli bir devre açılır. İlk Türk Müzesinin çekirdeği batı ülkelerinde olduğu gibi bizde de saray bünyesinde gerçekleşmiştir. Topkapı Sarayında birikmiş çeşitli hediyeler, ganimet ve silahların toplanmaya başlamasıyla Türkiye’de müze ile ilgili çalışmaları başlatan kişi Tophane-i Amire Müşiri Fethi Ahmet Paşa’dır. Tanzimat Devri’nin Maarif Nazırlarından Saffet Paşa’nın girişimleri ile Müze-i Humayun kurulur ve Galatasaray Lisesi öğretmenlerinden Mr. Goold müze müdürü olarak atanır. Sadrazam değişikliği nedeni ile müze-i Hümayun Müdürlüğü kaldırılır. Yeniden bir sadrazam değişikliği ile müze müdürlüğü yeniden ortaya çıkar.  Ve Dethier adında bir Alman bu göreve getirilir ve bu doğrultuda bir çok çalışmalar yapmıştır. Goold’un müdürlüğü zamanında toplam 150 eser sayısı 650’ye çıkmıştır. Dethier’in özellikle 1876’dan itibaren işini aksattıracak şekilde sağlık problemleri olmuştur. 3 Mart 1881 yılında ölünce yerine en uygun kişinin Osman Hamdi Bey olduğu karar verilmiş ve 11 Eylül 1881 tarihinde müze müdürlüğüne başlamıştır.

Müzeciliğimizi ilk kez modern anlamda ele almaya başlar. İlk işlerinden birisi başından beri karşı olduğu, yabancıların yaptığı kazılarda ortaya çıkan eserlerin yurt dışına götürülmesini yasaklamayı planladığı tüzük hazırlığıdır. Paris’te yarım bıraktığı Hukuk eğitiminin yararları burada görülür. Yürürlükte bulunan “1874 Asar-ı Atika Nizamnamesini” 1883 yılında yeni baştan düzenleyerek eserlerin yurt dışına çıkarılmasını yasaklayan maddeler koydurur. Böylece batılı ülkelere Osmanlı topraklarından eser akışını engeller.

Osman Hamdi Bey’in yaptığı çalışmaların başında, artan eserlere sağlıklı bir binanın sağlanmasıdır. Aya İrini’den sonra Çinili Köşke taşınan arkeolojik eserlerin büyük bölümü üst üste depolanmaktadır. Eserlerin kaydedilmesi, onarılması ve sergilenmesi çalışmalarına başlayarak, nem ve rutubetten uzak ve sağlıklı korunup sergilenebileceği gerçek anlamda bir İmparatorluk Müze binası yapılması için dönemin yöneticilerinden aldığı destekle bugünkü İstanbul Arkeoloji Müzesinin ilk kısmını 1899’da, ikinci kısmını 1903’de ve üçüncü kısmını 1907 yılında bitirterek ziyarete açar. Modern bir müze için gerekli kütüphane, fotoğrafhane ve model haneyi tamamlatır.

Osman Hamdi Bey, arkeoloji alanındaki çalışmaları ile de yurt dışına ulaşan bir ün sahibi olmuştur. Fransız, Alman, Yunan, İspanyol müzeleri, madalya ve nişanlarla Hamdi Bey’i kutlamışlardır. Böylece Türkiye milletlerarası üne sahip bir arkeolog, müzeci ve ressam, kazanmıştır. Birçok üniversite doktorluk ünvanı vermiştir.

Osman Hamdi Bey 1 Ocak 1882’de Sanayi- Nefise Mektebinin Müdürlüğüne de atanır  Bir yandan kazı ve müze işleri ile uğraşırken diğer yandan da bugünkü Mimar Sinan Üniversitesinin temeli sayılan “Sanayi-i Nefise Mekteb-i Alisi”ni 1883 de kurar. Burada eğitim verecek hocaları seçer. Bugün İstanbul Arkeoloji Müzelerinin Eski şark Eserleri Binası olarak hizmet veren binayı, “Sanayi-i Nefise Mekteb-i olarak Mimar Vallauri ile birlikte tasarlayarak 2 Mart 1883 öğretime açılır.

Osman Hamdi Bey, gerek devlet işlerini yaparken, gerek arkeoloji ve müzecilik çalışmalarını sürdürürken ressamlığını, hiç ihmâl etmemiş, fırsat buldukça resim yapmıştır. “Kaplumbağa Terbiyecisi”, “Arzuhalci”, “Kur’an Okuyan Hoca”, “Silah Tüccarı”, “Leylak Toplayan Kız” “Şehzadebaşı Camisi Avlusunda Kadınlar” ” Feracali kadınlar” “Mimozalı Kadın” Ab-ı Hayat Çeşmesi” , Mihrap” gibi tabloları onun en ünlü yapıtları arasındadır. Resimlerini çoğunlukla yaz aylarını geçirdiği ve en sevgiği yer olan Kocaeli ilinin Gebze ilçesindeki Eskihisar’daki evinde yapmıştır.

Osman Hamdi Bey, son çağın en seçkin siması ve gerçek anlamda uluslararası ün kazanmış bir sanatçımızdır. 1910 yılında İstanbul’da öldüğü zaman, memlekette ve dünyada Alman, Fransız ve İngiliz basınında Osman Hamdi’nin ölümü ile ilgili yazılar yer almıştır.

Osman Hamdi Bey Nemrut Kazıları sırasında 1883

Eskihisar/Osman Hamdi Bey Evi ve Müzesi

Osman Hamdi Bey  1910’da istanbul’da öldü. Eskihisar’da bulunan köşkün arka bahçesine defnedilir. Mezarının baş ve ayak kısmına o zamanın bakanlar kurulu kararı ile isimsiz iki Selçuklu mezar taşı dikilmiştir.
Ölümünden sonra  Müze-i Hümayun’un ve Sanayi-i Nefise Mektebinin başına kardeşi Halil Ethem bey (1910-1931) geçmiştir.

Osman Hamdi Bey resimlerinde Türk sanatı, kültürü, mimarisi, çinili panolar, duvarlar, halılar, süslemeli objeler, örtüler, kandiller, türbe mekanları, hat levhalar, insan figürlerini çok güzel bir şekilde resmetmiştir. Dikkat ederseniz resimlerde o dönemin mimarisi, nesneleri, ve çinilerin olağanüstü bir çekiciliği var..

Osman Hamdi Bey’in en önemli resimlerinden biri olan, “Kaplumbağa Terbiyecisi” adlı tuval üzerine yağlı boya resmi, 1906 yılında 223 x 117 cm  boyutlarında harikulade bir resimdir. Sanatçı bu tablosunda, Bursa Yeşil Cami’de üst katta soldaki odanın avluya bakan pencere duvarıdır, bu duvarı kaplayan çiniler olduğu gibi resmedilmiştir.

“Bursa’da Yeşil Cami’de” 1890 81 x 59 cm Tual üzerine yağlı boya.

“Cami Kapısı Önünde Konuşan Hocalar” 140×105 cm tuval üzerine yağlı boya.

“İlahiyatçı” 1907  90 x 113 cm.

“Silah Taciri”  178 x 134 cm 1908 Tual üzerine yağlı boya.

Osman Hamdi Bey’in “Silah Taciri” adlı resim tablosu üzerinde çalışırken bir fotoğraf.

Çiçek Yerleştiren Kız I Tual üzerine yağlıboya 55 x 37 – 1881

“Sultan Ahmet Camii Girişinde Kadınlar”

İki Müzisyen Kız 54×39 cm. Tual üzerine yağlıboya 1880.

Kuran Okuyan Kız 70×51 cm. Tual üzerine yağlıboya 1880.

“Mimozalı Kadın” 1906, 130 x 93 cm.

“Gezintide Kadınlar”  1887 84 x 132 cm. Tual Üzerine yağlıboya (Sultan Ahmed Cami kuzey cephesi şebekeli duvar önü)


Kaynak:

-Kültür Bakanlığı Yayınları: 1058 – Osman Hamdi Tablolarında Gerçekle İlişkiler – V. Belgin Demirsay.

-Yrd. Doç. Dr. Şengül Aydıngün’ ün İlgili Makalesi..

http://www.restoraturk.com/restorasyon-sanat/resim-ve-heykel-restorasyonu/65-osman-hamdi-beyin-hayati.html


Vincent Van Gogh (1853 – 1890)
Vincent  Van Gogh (1853 - 1890)

Vincent Van Gogh, bir papazın oğlu olarak 1853 yılında Hollanda’nın güneyinde bir köyde dünya’ya geldi. 19.yüzyılın yazgısı en trajik sanatçılarından biri olan Van Gogh, içinde sürekli bunaltılar yaşar ve hiçbir işe yaramadığına olan inancı, bir şeyler yapma, bir çıkış bulma isteğidir bunaltılarının nedeni. Acı çeker, mutsuzdur, huzursuzdur ve yalnızdır ama resimleriyle neşe ve sevinç uyandırmak istemiş, acıları sevince, hüzünleri neşeye ve yalnızlığı birlikteliğe döndürmeye çalışmıştır.

İnsanların yalnızlık, hüzün ve acı içindeki hallerinden etkilenip bunları da resimlerinde yansıtmıştır. Acı çekenlere ilgi duymuştur; içinde yaşadığı dünyada kendisini uyumsuz hisseden bütün melankolikler gibi. Mutsuz olması yalnızlığındandır. Hiçbir zaman hiçbir şeyi başaramayacağına olan inancı, kendisinden kuşku duyması, trajik yazgısı, yaşamına son vermesidir onu melankolik yapan.

Dünyada kendisini alçalmış, sevgilerden uzaklaşmış görmüştür Van Gogh. Yararsızlığının kendi elinde olmadığını, yazgının çizdiği olaylar dizisi sonucu bir kafese tıkıldığını, bir şeyler yapmak istediğini ama bunun yolunu bulamadığını yazar Theo’ya mektuplarında. Daha sonra yapacağı işi bulmuş ve kendini tamamıyla ona adamıştır büyük bir coşkuyla.

 “Acı duymak gülmekten iyidir, zira acı insanın yüreğini arıtır. İnsanları diri diri gömercesine kilitleyip çevrelerinde duvarlar örenin ne olduğu bilinmez ama yine de bir takım duvarların, tel örgülerin, demir parmaklıkların varlığı hissedilir. Bütün bunlar bir kuruntu, bir hayal midir? Sanmıyorum. Ve insan kendi kendine sorar; Tanrım bu uzun süreli mi, temelli ve herkes için geçerli olan bir ebediyet midir?”

İlk dönem karakalem çalışmalarında maden işçilerini, köylüleri ele almış, patates yığınları, dokuma tezgahı gibi konuları işlemiş bir yandan da kasvetli gökler ve koyu renklerle iç karartıcı manzaralar resmetmiştir. Patates Yiyenler tablosu bu kasvetli ve iç karartıcı dönemini simgeler ( Vincent Van Gogh Museum, Amsterdam). 1885 tarihli resimde iç mekanda günlük yaşam konu edinilmiştir. İşçiler kendi ektikleri patatesleri paylaşarak yerken gösterilmişlerdir. Tek ışık kaynağı yukarıdan sarkan bir lambadır. Lambanın ışığı patatesleri aydınlatır. Resmin genelinde aynı renk ve tonlar hakimdir. Yeşilin ve kahverenginin koyu tonları. Patatesin tozlu rengini elde etmeye çalışıyordu. Bütün resme hakim olan renk yabani patates rengiydi. Resmin kasvetli ve karanlık görünümü ve insanların yüzleri, yoksulluğu melankolik bir atmosfer yaratıyor. Bu tür insanları gözlemleyen Van Gogh da yoksulluğun ne demek olduğunu biliyordu Bu dönemlerde kardeşine yazdığı bir mektupta ” Böyle devam ederse hedefime varamayacağım. Bu kadar uzun zaman aç kalmasaydım bünyem daha kuvvetli olurdu. Fakat her seferinde daha az çalışmak ya da aç kalmak şıklarından birini seçmem gerektiğinde ben hep aç kalmayı tercih ettim. Bir insan buna nasıl dayanabilir? Açlığın etkisini resimlerimde öylesine görebiliyorum ki geleceğim için kaygılanıyorum”.

1882 tarihli Hüzün adlı taşbaskısında oturan çıplak bir kadın tasvir edilmiştir (Vincent Van Gogh Museum, Amsterdam). Kadının başı dizine doğru eğilmiştir ve kolları arasında kalmıştır. Koyu renk uzun saçları çıplak sırtından aşağıya dökülmektedir. Saçlar ten rengiyle kontrast oluşturur. Figürün dış hatları belirginleştirilmiştir. Kolları arasında kalan yüzü görülmez ama büyük ihtimalle ağlamaktadır ya da üzgün bir ifade içindedir. Tek başına bırakılmış, çaresiz bir durumu vardır. Kederleriyle birlikte yapayalnızdır, itilmiştir. Kederin dokunaklı bir ifadesine tanık oluyoruz. Buradaki kadın Van Gogh’un birlikte yaşadığı alkolik, gebe ve fahişe Sien’dir. Bu resmin bir de karakalemle yapılmış deseni vardır.

Van Gogh’un 1890 yılında Sonsuzluğun Eşiğinde – 1890- adlı resminde de yine kederler içindeki bir insanın tasviri vardır (Rijksmuseum Kröller Muller, Otterlo ). Resimde sandalye üzerinde oturan mavi pantolon ve gömlekli yaşlı bir adamın derin acısı yansıtılmıştır. Yaşlı adam yumruk yaptığı elleriyle yüzünü kapamış, dirseklerini bacaklarının üzerine dayamış ve öne doğru eğilmiştir. Gözleri ve yüzü görünmüyor ama o da ağlamaklı ve yıkılmış bir durumdadır. Yine aynı yıl yaptığı Doktor Gachet’in Portresi -1890- adlı resimde de masaya dirseğini dayamış oturan bir adam görülür (Musee du Jeu de Pavme,Paris). Beyaz kasketli figürün yumruğu yanağında be başını destekler. Düşünceli ve kederli görünümlü Doktor Gachet’in kendisine sinirli olduğu kadar hasta göründüğünü de belirtir Van Gogh. Figürün yüzünde melankoli, hüzün, çaresizlik ve umutsuzluk hakimdir. Bu hüzün resmin her yanına yayılır. Bütün renkler ve çizgiler bu melankolik atmosfere uyar. Figürün çizgileri kasvetli görünümü izler ve bu duygusal ruh halini açığa vurur. Üzerindeki lacivert ceket ve arka planın koyu mavi rengi ve yüzün solgunluğu ifadeyi güçlendirir.

van Gogh resimde kendini yaşamdan koparıp alacak yolu arıyordu. Coşkusunu, içinde kopan fırtınaları, hüzünleri, aşırı hislerini portrelerine yansıtan ikinci bir ressam daha yoktur. Kendisiyle sürekli hesaplaşan, bir türlü emin olamayan, bir başkasının eline bakmaktan dolayı sürekli ezik ve hassas olan ama gittiği, inandığı yoldan vazgeçmeyen, çevresindekiler tarafından anlaşılamamış bir Van Gogh. Acılarıyla, mutsuzluğuyla, huzursuzluğuyla, arayışları, hırsı, coşkusu, sonsuz yalnızlığı, sevgiye açlığı, yoksulluğu, yaptığına duyduğu saygı, kısa yaşantısına sığdırdığı onca yapıtı, erkek kardeşi Theo‘ya yazdığı mektuplar, hastalığı, krizleri, bir tas çorba ile boya tüpü arasındaki seçimleri onu Van Gogh yapanlar. “Çoğu zaman 30 yaşında olduğuma inanamıyorum. Çok daha yaşlı hissediyorum kendimi. En çok beni tanıyanların çoğunun bana ‘rante’ gözüyle baktıklarını düşündüğümde ve bazı şeyler değişmezse belki de haklı çıkacaklarına inandığımda içim kararıyor, sanki bu şimdiden gerçekleşmişçesine bir umutsuzluğa kapılıyorum”

Ren Nehrinde Yıldızlı Bir Gece -1888- adlı manzarasında yıldızlı gecenin tasviri göz kamaştırıcıdır. Işık saçan yıldızlar, kıyıdan denize vuran yapay ışıklar ve lacivertle mavi tonları resmin bütününe yayılır. Ön planda yürüyen bir çift görülür. Buradaki ve başka resimlerinde görülen çiftlerden erkek olanı kızıl saçlı olarak tasvir edilmiştir. Hayatı boyunca yalnız olan ressam gerçek hayatta asla bulamadığı eşini resimlerinde hep yanında çizmiştir. Figürler manzarada çok küçüktür ve yüzleri seyredene dönüktür. Bir mektubunda ” Gece manzaralarını ve gece ortamının özelliklerini, gecenin gerçek karanlığı içinde ve yerinde tuvale aktarma sorunu beni her taraftan kuşatmakta” diye yazmıştı. Gökyüzündeki yıldızlara gitmek için ölümün bir araç olduğunu belirtir. Ölümle ulaşılan yıldızların erişilir olabileceğini düşünüyordu. Gece karanlıktır, korkudur, ölümdür, uykudur, yalnızlıktır, hüzündür.

Bulutlu Göğün Altındaki Buğday Tarlası -1890-resmi için “bunlar kasvetli gökyüzünün altında uzanan uçsuz bucaksız buğday tarlaları…derin kederi ve sonsuz yalnızlığı ifade etmekte zorlanmadım” diye yazar Theo’ya mektubunda. (Vincent Van Gogh Museum, Amsterdam). Ancak ona göre üzüntü ve üzgün yine de iyileştiricidir ve neşelidir. Resmin yarısından çoğunu kaplayan koyu mavi tonların hakim olduğu gökyüzü altında sarılar ve yeşiller beyazlarla ışıklandırılmış tarlalar uzanmaktadır. Önde birkaç küçük gelincik başı vardır. “Kanımca somurtkan yeşil renkler toprak rengi tonlarıyla iyi bir uyum içinde; bunda sağlıklı ve bu yüzden itici bulmadığım bir üzüntü havası var”

Buğday Tarlası ve Kargalar ‘ da -1890-yine kasvetli ve karanlık bir gökyüzü tasviri vardır (Vincent Van Gogh Museum, Amsterdam). Van Gogh bu resimle de yine kederini ve aşırı yalnızlığını iletmeye çalışmıştır. Geniş tarladan üç ayrı yol ayrılır. Seyreden resmin köşesinde veya tarlada patikanın sonunun ve ufkun nerede olduğunun bilinmezliğiyle sarsılır. Geniş açık tarlaların normal perspektif kurgusu tersine dönmüştür. Çizgiler resmin önünde buluşmak için ufuktan kaçar. Vincent bu resmi yaparken önünde malzemeleriyle ufka doğru yükselen iki yolun böldüğü buğday tarlasının – üçüncü yol resmin sağ alt köşesinde kalmıştır- karşısında yere çökmüş ve önce sola sonra sağa iki kez ateş etmişti. Kara kuşlar ölümü çağrıştırır. Fırtınalı alçak gökyüzünde uçuşan kargalar ve gökyüzünde belirgin mor fırça vuruşları izleyende yalnızlık ve keder duygularını uyandırır. 29 temmuz 1890 da kendini vuran Van Gogh iki gün sonra ölmüştür. Ölümünden sonra üzerinde bulunan kardeşine yazdığı ama göndermediği mektupta ” kısaca sanat uğruna hayatımı tehlikeye atıyorum ve bu yüzden aklımın yarısını yitirdim” diye yazmıştır.

KAYNAK: http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=533

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 88 takipçiye katılın